Av. POLAT SABUNCU


“DÜŞTÜM MAPUS DAMLARINA” – 6

A N I L A R I M - POLAT SABUNCU


(GEÇEN SAYIDAN DEVAM)

Cezaevi yaşamı, tıpkı askerlik gibi, ders almasını bilenler için çok önemli bir yaşam deneyimidir diye düşünüyorum. 27 Yaşımda bekârlık koşullarında yaşadığım dört buçuk ay süren cezaevi serüvenim, benim kişiliğimin ve mesleki kimliğimin gelişip olgunlaşmasında önemli bir aşamayı oluşturmuştur. Cezaevi günlerimde boş zaman bolluğundan daha çok kitap okuma olanağına sahip olmuştum. O dönemde Türk Dil Kurumu (TDK), hukuk diplomamı elinden almak onurunu yaşadığım ülkemizin hukuk çınarlarından Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun genç kuşaklar için anlaşılır kıldığı Atatürk’ün NUTUK’unu iki cilt halinde SÖYLEV adıyla yayınlamıştı. Lise öğrenciliği dönemimde özgün sözcükleriyle okuyup anlamakta zorlandığım NUTUK, değerli hocamızın arı Türkçe’siyle kolaylıkla anlaşılır olmuştu. Büyük Önder’imizin bu olağanüstü değerli yapıtında anlattıkları,  beni mücadelemde daha da yüreklendirmiş, bana güç kazandırmıştı. Cezaevinde okuduğum diğer kitapların hiçbirini anımsayamıyorum. O dönemde bütün cezaevlerinde yasaklanmış da olabilir ama buna pek ihtimal vermiyorum; sazımı cezaevine getirmeme izin verilmedi. Koğuş bahçesinde çalıp söyleyeceğim türkü ve deyişlerle, bunları uzaktan dinleyen diğer koğuşlardakileri etkilememden korkulmuş olmalıydı.

Ankara’ya 3 kişilik bilirkişi incelemesi için gönderilen belge için, “3 kişilik” bilirkişi incelemesinin olanağı bulunmadığından, bu konudaki talimatın “tek kişilik” olarak düzeltilmesi istemiyle geriye gönderilmesi Şebinkarahisar yargısını bir kez daha şaşırtmış olsa gerekti.Yeniden tek kişilik bilirkişi incelemesi için bildiri bir kez daha Ankara’ya postalanmıştı. Bu arada 38. gün hepimizin tahliyesine karar veren sorgu yargıcı Özdemir Muslu da izinden dönüp dosyamızı yeniden ele almıştı. İstanbul hukuk fakültesinden onun da hocası olan Prof.Dr. Nevzat Gürelli’nin olumlu raporu, değerli sorgu yargıcımızın, daha önce kararını onaylamayan asliye ceza yargıcı sınıf arkadaşı Vefa Kurttepeli’nin  karşısında ne kadar haklı olduğunu kanıtlamış oluyordu. Dosyaya gelen bilirkişi raporu ile, dosyamızdaki sözde aleyhimizdeki tek delil de suç kanıtı sayılamaz konuma gelmişti; durum böyle iken diğer sanıkların salıverilip Habip hoca ile benim tutukluluk durumumuzun devamı hukuki anlamda saçmalığın daniskasıydı. Ankara’dan gelecek ikinci raporu beklemek zorunda idik. İzin dönüşü dosyadaki İstanbul’dan gelen olumlu bilirkişi raporunu gören sorgu yargıcı Özdemir Muslu, 15 Kasım 1971 tarihinde Habip hoca ile benim de “bîhakkın tahliyemize” karar vermiş, bu kez asliye ceza yargıcı Vefa Kurttepeli bu kararı onaylamak zorunda kalmış olacak ki hiç beklemediğimiz bir pazartesi günü tahliyemizin geldiğini sevinçle öğrenmiştik. O gün akşama doğru cezaevinden çıkıp özgürlüğümüze kavuşmanın mutluluğunu yaşadık.

Cezaevinden çıkınca, Ankara’ya yazılan talimatın geri çevrildiğini, “tek kişilik” bilirkişi incelemesi yapılması için yeniden Ankara’ya talimat yazıldığını biliyordum. Özgürlüğüme kavuştuğumda, İstanbul’dan gelen olumlu bilirkişi raporu dosyaya gireli iki aydan fazla bir zaman geçmişti. Ankara’ya ikinci kez yazılan talimatın daha ne kadar zaman sonra döneceği belirsizdi. Ankara’ya gidip, süreci çabuklaştırmak, elinde sadece iki sayfalık bir bildiri bulunacak bilirkişiyi Ankara’da bulup, dosyanın baştan sonra öyküsü ve olumlu birinci bilirkişi raporu konusunda bilgilendirmek gerektiğini değerlendirerek Ankara’nın  yolunu tuttum.

Ankara Adliyesinden Şebinkarahisar’dan gelen talimat uyarınca dosyanın hangi bilirkişiye gönderildiğini öğrendim; bilirkişimiz Ankara Hukuk Fakültesi  ceza hukuku öğretim üyesi Prof. Dr. Yılmaz Günal idi. Bu adı ilk kez duyuyordum; kamuoyunda adı geçen öğretim üyelerinden değildi. Bu nedenle kişiliğini ve dünya görüşünü bildiğim, İstanbul’da birkaç açık oturumda konuşmacı olarak dinlediğim, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Prof. Dr. Muammer Aksoy hocamızı bulup görüşmeyi, bilirkişimiz konusunda onun bilgisini ve yardımını almayı uygun bulmuş, ilk ve son kez Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne gidip odasında değerli hocamızla görüşme fırsatım olmuştu. Muammer hocamıza, kendimi tanıtıp olayımızı baştan sonra ayrıntılarıyla anlattıktan sonra Yılmaz Günal hocamızla ilgili bilgi istemiştim; Yılmaz hocanın “sağ görüşlü” bir kişi olduğunu, onunla yakınlığının bulunmadığını, Kızılay semtinde avukatlık bürosunda kendisiyle bizzat görüşmemin uygun olacağını değerli hocamdan öğrenmiştim. Beni sabırla ve olanca sevecenliği ile dinleyen Muammer Aksoy ile yaptığım bu görüşme yaşamımın değerli anılarından biri olarak kaldı.

Bu görüşmeden mutlulukla ayrılıp Kızılay’da Yılmaz hocanın avukatlık bürosunu arayıp buldum. Şansım tutmuş aynı gün Yılmaz hocayı da bürosunda yakalayabilmiştim. Kendimi tanıtıp, bilirkişi olarak inceleyip rapor vereceği bildirinin delil olarak bulunduğu dosyamızın baştan sona öyküsünü özetleyip, daha önce Nevzat Gürelli hocamızın aynı konuda verdiği olumlu bilirkişi raporunun tam metnini de önüne koyarak hocam bir buçuk yıllık avukat iken karşılaştığım bu dava ile ilgili tüm bilgileri size aktardım; inceleyeceğiniz bildiri konusunda elinizi vicdanınıza koyarak değerlendirme yapacağınıza güveniyorum; bu incelemeyi bir an önce sonuçlandırmanızı sizden rica ediyorumiçerikli sözlerim üzerine Yılmaz hoca hiç renk vermeden, soğuk bir biçimde, “merak etmeyin gereği yapılırsözleriyle görüşmemizi sonlandırmıştı. Şebinkarahisar’a dönüşümden  bir süre sonra Ankara’dan gelen bilirkişi raporu, meslek yaşamım boyunca benzerini görmediğim bir içerikteydi. Yılmaz hoca hiçbir gerekçe göstermeden tek cümle ile “incelenen belgede hiçbir suç unsuruna rastlanmamıştır.”sonucuna varmıştı; ben bu gerekçesiz tek cümleyi, Şebinkarahisar adliyesindeki savcı ve yargıçların “hukukçu olan bu belgede suç unsuru bulunmadığını görüp bilirkişi incelemesi istememeliydi” anlamında ayıplarının yüzlerine vurulması olarak değerlendirmiştim. Soruşturmanın vardığı bu sonuç, bu davada dosyamız Sıkıyönetimden geri çevrildikten sonra tutukluluğumuzun sürdürülmesi yolunda görüş bildirip kararlar veren  savcı ve yargıçlar açısından hukuk adına yüz kızartıcı, utanç vericiydi bana göre…

Özgürlüğümüze kavuşmamızdan aylar sonra ilk soruşturma tamamlanmış, sorgu yargıcımız Özdemir Muslu, 10.04.1972 gün ve E. 1971/29, K.1972/2 sayılı kararı ile tüm sanıklar hakkında “komünizm propagandası yapmak” suçundan son soruşturmanın Şebinkarahisar Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapılmasına karar vererek dosyayı Ağır Ceza Mahkememize göndermişti. Ancak hazırlık ve ilk soruşturma aşamalarında dosyada kararı bulunan yargıçlar, Ağır Ceza Mahkemesinde, ilk soruşturmadaki kararlarda imzası bulunan yargıçlar, mahkeme kurulunda  görev yapamayacaklarından, bizi Şebinkarahisar Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılayabilecek 3 yargıç bulunamamış, dosyamız en yakın ağır ceza mahkemesi olan Giresun Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmişti; bu durumda davamız orada görülüp sonuca bağlanacaktı.

Giresun’daki yargılamamız için, lise sıralarından beri tanıdığım eski dostum ve yoldaşım avukat Şansal Dikmen ile değerli baro başkanımız avukat Ahmet Ersöz, ücretsiz avukatlığımızı üstlendiler. Savunmalarımızın alınmasından sonra C. Savcısı esas hakkındaki görüşünde tümümüzün beraatına karar verilmesini istedi. Avukatlarımızın savunmasından sonra Giresun Ağır Ceza Mahkemesi’nin 21.03.1973 gün ve  E.1972/92, K.1973/53 sayılı kararı ile davamız, tüm sanıkların aklanmasıyla sonuçlanmıştı.

Davamızın  Giresun’da beraat kararı ile sonuçlanması üzerine en yakın ağır ceza mahkemesi olan Şebinkarahisar Ağır Ceza Mahkemesi’nde haksız tutuklama nedeniyle devletten maddi-manevi tazminat davası açtım.  1961 Anayasası’nın getirdiği önemli ve değerli yeniliklerden biri de haksız tutuklananlara devletin tazminat ödemesini öngören maddesiydi. Bu maddeye dayanılarak çıkarılan 466 sayılı Yasa uyarınca açtığım dava sonunda 138 gün süren haksız tutukluluğum nedeniyle devletin bana 13.625,-TL maddi, 5.000,-TL manevi olmak üzere toplam 18.625,-TL tazminat ödemesine karar verildi. Maliye Bakanlığının kararın temyiz edilmemesi talimatı üzerine, hazine avukatı tarafından yapılan temyiz istemi geri çekilince benim de temyizden vazgeçmem  üzerine tazminat kararı kesinleşti; tazminatımı bu nedenle gecikmeden ödediler. Devletin bana ödediği tazminatı, 1974 yılı başlarında verdiğimiz evlenme kararı ile kuracağımız yuvadaki ev eşyamızı satın almamızda kullandığımızdan çok işimize yaramıştı.

 1 Temmuz 1971 günü tutuklanmamızla başlayan dava sürecinde yargı kararıyla aklanarak hakkımızda düzenlenen kumpastan, iki yıla yakın bir süre sonra başımız dimdik, alnımızın akıyla kurtulmuştuk; kumpasın kurucuları ve sürdürücüleri ile onların altsoyları için bu dava, tarih sayfalarına utanç verici  kara bir leke olarak  geçecekti. (BİTTİ)