Av. POLAT SABUNCU


DÜŞTÜM  MAPUS  DAMLARINA” – 5

A N I L A R I M - POLAT SABUNCU


(GEÇEN SAYIDAN DEVAM)

12 Mart faşizminin, ülkemizin yurtsever-devrimci Kemalist ve sosyalistlerinin tepesine “balyoz” olarak inmesi, çok açık bir ABD/CİA operasyonuydu. Bizim öğrencilik dönemimizden sonraki üniversite gençliğinin “68 Kuşağı” olarak tanımlanan önder kadroları bu dönemde kırımdan, işkencelerden geçirildi; Uğur Mumcu’dan Mümtaz Soysal’a, İlhan Selçuk’tan Cemal Madanoğlu’na, Doğan Avcıoğlu’dan Erdal Atabek’e kadar nice Kemalist solcu varsa tutuklanıp işkenceli sorgulamalardan geçirildiler.  27 Mayıs döneminde toplum ve gençlik üzerinde etkili olan TİP, DİSK, TÖS vb. gibi parti ve demokratik kitle örgütleri kapatıldı. Sözde “Atatürkçülük” adına, ne kadar anti-emperyalist/Kemalist yurtsever varsa “balyoz”landılar. Şebinkarahisar’da 12 Mart faşizminden nasibini alan bizler, ilk gece sergilenen “organize linç girişimi” dışında cezaevinde oldukça rahat koşullarda günlerimizi geçiriyorduk.

12 Mart öncesi Şebinkarahisar’da, siyasal yelpazede merkez-soldaki ana muhalefet CHP ile, merkez-sağdaki iktidar AP için, “devrimci-solcu” bizler ve  “ülkücüler”, “aşırı uçlar” olarak görülüyor, “sivri olmak”la suçlanıyorduk; “ülkücüler”den farklı olarak biz “kökü dışarıda(!) olarak tanımlanıyorduk. O dönemde birçok CHP’li de da bize böyle bakıyordu; TÖS lokalinde Şebinkarahisarlı olmayan devrimci öğretmenlerle bir masada oturduğumuzda, bir kısım CHP’ye yakın TÖS üyeleri, oturduğumuz masa için “Polit Büro toplandı” diye sözde bizimle dalga geçebiliyorlardı. “Ülkücüler” ise onlar için, TBMM’deki birkaç milletvekiliyle “ciddiye alınmaya değmez” bir gruptu. TÖS’lü öğretmenler içinde başta Ali Özdemir ve Mustafa Bekkaya olmak üzere bize çok olumlu yaklaşanlar da azımsanamayacak etkin bir grubu oluşturuyordu. İşte böyle bir ortamda “Atatürkçülük” adına sahnelenen faşist darbe, merkezdeki partileri baskı altına alıp etkisiz kılarken “devrimci-solcu” kimlikli bizlerin tutuklanması, “ülkücü” kesimde zafer havasında sevinçle karşılanmıştı.

Özgürlüğümüze kavuşacağımıza kesin gözüyle baktığımız 17 Ağustos tarihli dilekçelerimizin,  Asliye Ceza Mahkemesi yargıcı Vefa Kurttepeli tarafından, yukarıda anlattığım biçimde sonuçsuz bırakılması üzerine, bilirkişi incelemesi için İstanbul’a gönderilen bildiri hakkında verilecek bilirkişi raporunu beklemekten başka umarımız kalmamıştı. Bilirkişi raporunun bir an önce gelmesi için ablam, İstanbul’daki dostlarımızdan raporun çabuklaştırılması  konusunda yardımcı olmaları girişimlerinde bulunmuştu; yine de raporun  gelmesi tutukluluğumuzdan sonraki iki aydan sonraya kalmıştı. Bu süre içinde “toplu linç girişimi” ve benzeri konularda Ankara’ya yaptığımız tüm girişimler sonuç vermemiş, şikâyetlerimizle ilgili tüm başvurularımız göstermelik soruşturmalarla geçiştirilmişti.

Türkiye geneline oranla cezaevi koşullarımız oldukça iyi sayılırdı. Yaz mevsimi nedeniyle dışarıdan sılaya gelen dost, arkadaş ve yakınlarımızın ziyaretleri de hiç eksik olmuyordu. Bunlar içinde, eski belediye başkanlarımızdan Kadir Gökçen dayımın kayınbiraderi yurtsever albay Mahmut Güneysu, her yıl olduğu gibi o yıl da yaptığı sıla ziyareti sırasında bizi görmeye cezaevine gelmişti. Mahmut Güneysu dayımız NATO’da da görev yapmış, ABD’nin ülkemize kendi çıkarları için NATO’yu kullanarak yaptığı kötülüklerin bilincinde yurtsever bir kimlikti; o ziyaretiyle bizi yüreklendirmişti. Yine bir asker arkadaşımız, jandarma komando astsubay Mehmet Kelemci, şark hizmeti nedeniyle atandığı yeni görevine başlaması öncesi Şebinkarahisar’a gelmiş, yeğeni Çetin Eriş de dahil bizleri  cezaevinde ziyaret etmişti. Ortaokuldan tanıdığım Mehmet Kelemci o ziyarette yaptığımız görüşmede, bende çok  olumlu bir izlenim bırakmıştı. Kelemci dostumun, bizi ziyaretin ötesinde, ilk geceki linç girişimi nedeniyle Cezaevi Müdürü Ali Sami  Şener ve jandarma cezaevi karakol komutanıyla da kavga düzeyinde tartıştığını sonradan öğrenmiştik. Dışarıdaki yaygın baskıya karşın yerli yabancı ziyaretçilerimiz hiç eksik olmamıştı. Bunlardan hiç tanımadığımız lisemizin yeni öğretmeleri Hasan Taşkıran ve Mehmet Karasungur’un ziyaretlerini geçmiş anılarımda yazmıştım.

Cezaevi sürecinde ilk günlerden itibaren, ilçede benden başka serbest avukatlık yapan iki meslektaşımın bu olaya yaklaşımlarının ne olacağını merak etmiştim;  yanında staj yaptığım meslek ustam Cemal Azmi Ülgen ile 27 Mayıs döneminde CHP’den Belediye Başkanlığı görevinde bulunan ve tutuklandığımız zaman CHP ilçe başkanı da olan Vamık Tekin ağabeyimizin, bizi ziyaret edenlerle ilgili olarak dışarıda yaratılan baskı ortamını aşarak bizi ziyarete gelmelerini boşuna beklemiştim. Dosyamızın Sıkıyönetime gönderilip dönüşünden sonra tahliyemize kesin gözüyle baktığımız 38. gün uğradığımız düş kırıklığı da geçtikten sonra,  bir gün gardiyanlardan biri koğuş kapımıza gelip  müdür odasında bizi bekleyen ziyaretçilerimiz olduğunu söyledi. O günlerde izinde bulunan cezaevi müdürüne vekâlet eden cezaevi kâtibi Metin Saraç’ın üst kattaki odasında bizi bekleyen ziyaretçilerimizin kim olduğunu sorduğumda, artık ziyaretlerini hiç beklemediğim avukat meslektaşlarım C. Azmi Ülgen ve  Vamık Tekin yanıtını alınca  gardiyana “git onlara bu isimleri tanımadığımı, bu nedenle görüşe gelemeyeceğimi söyle” karşılığını verdim. Hiç beklemediği yanıtımın şaşkınlığı içinde bulunan gardiyana bu konudaki tavrımın kesin olduğunu bildirip bahçede benim arkamda konuşmamızı izleyen arkadaşlarıma, “arkadaşlar, bu benim kişisel tepkim, sizler onlarla çıkıp görüşebilirsiniz, bunu yaparsanız size karşı bir kırgınlığım  kesinlikle söz konusu olamaz” içerikli bir açıklama yapmak gereğini de duymuştum; onlar ilçenin iki avukatının savcı ve yargıçlarla görüşüp lehimize bir gelişme sağlayabileceklerini hesap etmiş olabilirler varsayımıyla bu açıklamayı yapmak gereğini duymuştum. Tutuklu arkadaşlarım da görüşmeyi reddedip beni desteklemişlerdi. Tutukluluğumuz sona erdikten sonra her iki meslektaşımın da  bu olaydaki tepkimi halkı bulup benden özür dilediklerini de belirtmeliyim.

İstanbul’dan beklenen bilirkişi raporu, Eylül 1971 aynın ilk yarısında gelmişti. Bilirkişi İstanbul Hukuk Fakültesi Ceza Usul Hukuku öğretim üyesi Prof. Dr. Nevzat Gürelli hocamız, incelediği bu belgede, hukuki gerekçelerini ayrıntılarıyla göstererek “hiçbir suç unsuru bulunmadığı” sonucuna varmıştı. Beni hiç şaşırtmayan bu rapor karşısında, tutukluluğumuzu isteyen C. Savcısı  Hayri Özçengel, tutuklanmamıza karar veren sulh ceza yargıcı Abdullah Çalışkan ve özellikle, sorgu yargıcı sınıf arkadaşı Özdemir Muslu’nun tutukluluğumuzun  38. gününde hepimizin tahliyesine ilişkin kararına onay vermeyerek cezaevinde kalmamızı sağlayan asliye ceza mahkemesi yargıcı Vefa Kurttepeli çok şaşırmış olmalıydı. Nitekim 80. günde  15 Eylül 1971 tarihinde sanıklar İzzettin Durmuş, Ömer Vatan, Çetin Eriş ve Fırat Özel’in de “bîhakkın tahliyelerine” karar vermek zorunda kalmışlardı. Bu kararda Habip Özen ile benim tutukluluk halimizin  devamına karar verilmiş olması karşısında kimse sevinememişti. O tarihte izinde bulunan sorgu yargıcı Özdemir Muslu’nun görevini vekâleten sulh ceza yargıcı Abdullah Çalışkan yürütüyordu. Özçengel-Çalışkan-Kurttepeli üçlüsü, ablamla benim İstanbul’daki bilirkişi incelemesi sırasında, oradaki çevremizi kullanarak bilirkişiyi etkileyip lehimize rapor çıkardığımız varsayımında olacaklar ki, bu kez bu tek sayfalık bildiriyi, üç kişilik(!) bilirkişi kurulu tarafından incelenip rapor verilmek üzere  Ankara’ya gönderdiklerini öğrendik. Hukukçu olmayanların bile “komünizm propagandası” suçunun olmadığını anlayabilecekleri, saygın bir hukuk profesörünün bu yoldaki sağlam  gerekçeli raporuna karşın Şebinkarahisar yargısının bu yaklaşımı, hukukçu olarak beni kahretmiş, adlarını andığım  savcı-yargıç üçlüsüne karşı öfkemi zirveye tırmandırmıştı. Tek yaprak iki sayfalık, 10-15 tümcelik bir belge için 3 kişilik bilirkişi kurulundan rapor alınmasını saçma bulan Ankara, Şebinkarahisar’a, bu kadar basit bir işlem için üç kişilik bilirkişi incelemesine işlerin yoğunluğu sebebiyle olanak bulunmadığını bildirip talimatın tek kişi olarak düzeltilmesini isteyince çaresiz Ankara’nın bu isteği kabul edilip bu yolda yeniden talimat yazılmıştı. Adliyemizde bu inanılması zor gelişmeler yaşanırken, mevcudu üç kişiye inen 8. koğuşta Habip Özen, Salih Çakır ile birlikte cezaevi günlerimi değerlendirmeye çalışıyordum.

(DEVAMI GELECEK SAYIDA)