Av. POLAT SABUNCU


“DÜŞTÜM MAPUS DAMLARINA” – 4

A N I L A R I M - POLAT SABUNCU


(GEÇEN SAYIDAN DEVAM)

Dosyamız İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’ndan geri çevrilince Şebinkarahisar mahkemesinde yargılanacak olmaktan mutluyduk. Bize yüklenen “komünizm propagandası” suçu ağır cezalık olduğundan ilk soruşturmanın sorgu yargıçlığında yapılması gerekiyordu.  (Sorgu yargıçlıkları daha sonraları kaldırıldı.) Şebinkarahisar C. Savcılığı dosyayı Sorgu Yargıçlığı’na vermiş, sorgu yargıcı olan  Özdemir Muslu, hepimizin ifade ve savunmalarını almış ve delilleri toplamaya, muhbir ve tanıkları dinlemeye başlamıştı. Hapishanede hep birlikte mahkemede vereceğimiz ifadelerimizi belirlemiştik. Bizimle birlikte tutuklanan gençlerin, Giresun Emniyet Müdürü tarafından alınan ilk ifadelerinde,   sorgucunun  baskı tehditleri sonucu, benim aleyhimde gerçek dışı iddiaları kabul edip imzalamış olmaları nedeniyle  bana karşı eziklik duyduklarını, vicdan azabı çektiklerini, gözlemliyordum; onları, bu yüzden üzülmelerine gerek olmadığını, olayı soruşturmayı yapan emniyet müdürü Sami Altan’ın tezgâhladığının belli olduğunu söyleyerek rahatlattığımı anımsıyorum.  Örneğin Çetin Eriş ve Fırat Özel, benim hiç haberim olmadan şehrin cadde ve sokaklarına geceleyin astıkları İTÜ Öğrenci Birliği bildirilerini, benim kendilerine verdiğim yolundaki gerçek dışı beyanlarını sorgu yargıçlığında düzeltmiş, benim böyle bir olayla ilgim olmadığını ifade etmişlerdi. Kaldı ki bu bildiride suç unsuru bulunmadığını hukukçu kimliğimle  rahatça kestirebiliyordum. Bu bildiri nedeniyle bizim ceza almamızın mümkün olmadığını arkadaşlarıma anlatıp onları bilgilendirmiştim. Dosyada aleyhimize kanıt olarak, tek yazılı belge olan bu bildiri dışında, Sami Altan’ın şekillendirerek gençlere kabul ettirdiği sözüm ona “komünizm propagandası” oluşturacak, ipe sapa gelmez, bana ve sanık öğretmenlere mal edilen gerçek dışı sözlerdi ki bu suçlama ve sözlerin  baskı ve tehditle elde edildiğini bildirerek gençler, sorgu yargıçlığında alınan  ifadelerinde kesinlikle reddetmişlerdi. Sıkıyönetimden geri çevrilen dosyamızda, hukukçu gözüyle ceza verilmesini ve tutukluluğun devamını gerektirecek hiçbir kanıt kalmamıştı. Dosyamızın Sıkıyönetimden geri çevrileceğini beklemeyen Şebinkarahisar yargısı, beklenmedik bu durum karşısında eldeki tek yazılı belge olan bildiriyi, ilk soruşturma aşamasında, bilirkişi incelemesi için İstanbul’a göndermek zorunda kalmıştı.

Sorgu Yargıçlığı, İstanbul’dan gelecek bilirkişi raporunu beklerken, bizim gösterdiğimiz tanıkların da ifadeleri alınmış, o zamanın askerlik şubesi başkanı olan albay da dahil gösterdiğimiz tüm tanıklar lehimize anlatımda bulunmuşlardı. Ayrıca dünya görüşümün anlaşılabilmesi için o zaman kadar Yeni Şebinkarahisar’da yayınlanmış  yazılarımın onaylı örneklerini kanıt olarak dosyaya sunmuştuk. Tutukluluğumuzun 38. günü 17 Ağustos 1971 tarihinde üzerinde epeyce çalışıp emek verdiğim 7 sayfalık tahliye dilekçemi Sorgu Yargıçlığı’na sundum. (Bu dilekçemin tam metni, ZİYANI DEĞİL adlı kitabımın 72. sayfasında SAVUNMAM başlığıyla yayınlanmış olduğundan buraya aktarmıyorum.) Diğer arkadaşlar da ayrı ayrı tahliye dilekçesi vermişlerdi. Tutukluluğumuzun artık kaldırılacağına kesin gözüyle bakıyorduk. Sorgu Yargıçlığının 19 Ağustos 1971 gün ve 1971/29 numaralı müteferrik kararı bize tebliğ olunduğunda yaşam boyu uğradığım düş kırıklıklarının en büyüklerinden birini yaşadım. Sorgu yargıcımız Özdemir Muslu, hukukçu kimliğine yakışır biçimde, bir buçuk sayfalık ayrıntılı gerekçelerle dosyadaki tüm sanıkların “BÎHAKKIN TAHLİYELERİNE” karar verip dosyayı onanmak üzere fakülteden sınıf arkadaşı Asliye Ceza Yargıcı Vefa Kurttepeli’ye göndermiş; onay makamı olarak Vefa Kurttepeli, arkadaşının tahliye kararını, “yüklenen suçun ağır cezalık olması”, “dosyadaki delil” durumu gibi birkaç satırlık klişe gerekçelerle “tahliyeye ilişkin karar usul ve kanuna uygun olmadığından ONANMAMASINA” karar vererek tutukluluğumuzun devamını sağlamıştı. Karar elimize geçtiğinde Vefa Kurttepeli adındaki yargıcın, sınıf arkadaşı Özdemir Muslu’yu çiğneyen bu kararı verebilmiş olması karşısında gözlerime inanamamıştım; Özdemir Muslu arkadaşının onay vermeyeceğini sezmiş olacak ki, birkaç klişe cümle ile aynı kararı verebilecek iken hepimiz için verdiği tahliye kararına tam bir buçuk sayfa tutarlı ve mantıklı hukuki gerekçeler sıralamıştı. Ablamın fakülteden iki arkadaşından biri Özdemir Muslu,  hukukçu kimliğinin ve adaletin gereğini yaparken diğeri Vefa Kurttupeli ise bize “dost kazığı”nın en büyüğünü atmıştı. Bu karardan sonra Vefa Kurttepeli hukukçu ve insan olarak bizim gözümüzde sıfırlanmış, bitmişti. Vefa Kurttepeli’nin yargıçlık görevi yanında “özel görevli” olabileceği olasılığını da hep düşünmüşümdür.

İnsan her şeye alışıyor; kısa bir süre de cezaevi yaşamına da alışıp biz bize bırakıldığımız koğuşumuzda kendimize göre paylaşımcı bir düzen kurmuştuk. Koğuşumuz, ranzalarımızın bulunduğu kirli-paslı yatakhane bölümü ile yanında mutfak setinin bulunduğu bir koridor ve kirliliğin zirvesinde, içinde büyük farelerin cirit attığı bir tuvalet ve de yatakhanenin demirli penceresinin açıldığı 4 veya 5 metre en ve boyunda kare biçimi, çevresi yüksek duvarla çevrili, beton tabanlı, yukarıda sadece gökyüzünün göründüğü bahçeden oluşuyordu. Demir bahçe kapısının üst tarafından tahmini 30-40 cm. boyutlu, demir çubuklarla bölünmüş camsız görüş penceremiz bulunuyordu. Mevsim yaz olduğundan ziyaretçilerimizin getirdiği sebze meyveleri yığdığımız bahçemizin köşesi, küçük bir manav dükkanını andırıyordu. Cezaevinde kantin yoktu, tutuklular her koğuşta kendi yemeklerini kendileri pişirip yiyorlardı. Bizim koğuşun aşçısı cinayet sanığı  Tamzaralı Salih Çakır idi. Salih cezaevi sürecinde bize gerçekten çok güzel yemekler pişirip yedirmişti. Bulaşık yıkama nöbetleşe bizlerin göreviydi. Salih bizim koğuşta çok rahat etmişti. Bize gelen sebze ve meyveleri, hediye yiyecekleri  ortaklaşa tüketiyorduk. Dışarıdan yakınlarımızın getirdiği yiyecekler arasında sevgili Ömer Vatan’ın annesi, kişiliği adı ile örtüşen Melek annemizin yöresel tatlılarının (kravat tatlısı, dolanger) lezzetini hiç unutamadım. Babamın bizi ilk ziyaretinde 1. koğuşun bahçe kapısı penceresine üşüşmüş babamı dinlemiştik; gerçek bir demokrat olan babam hepimize hitaben üzülmeyin gençler, bu bir ‘mefkûre’ meselesidir, bu kara günler gelir geçer” içerikli bizleri yüreklendiren bir konuşma yapmıştı. Görüşmeden hepimiz hoşnuttuk; gençler “mefkûre” sözcüğünü anlamamış bana sormuşlardı. “Mefkûre”nin, Fransızcaideal”, Türkçeülkü” sözcüğünün Arapçası olduğunu dava arkadaşlarım o gün benden öğrenmişlerdi.

Dönemin yürürlükte olan yasal düzenlemelerine göre, din görevlisi müftüler, belirli aralıklarla cezaevindeki tutuklu ve hükümlülere “dini telkinde bulunmak”la görevliydiler. O dönemde Şebinkarahisar’da 9 yıl hizmet veren halkın çok sevdiği ilçe müftümüz Karadenizli İlyas Cevahir Üçüncü idi. Aydın, açık  fikirli olan müftümüzü, gazete okuru olduğu için, bizim dükkân sohbetlerinden tanıyıp çok sevmiştim; güler yüzlü, sevecen, muzip bir kişilikti. Müftülük binası yaptırmak için dernek kurmuş ve meyhanelerdeki sarhoşlar dahil, kapı kapı dolaşarak esnaf ve halktan topladığı bağışlarla Şebinkarahisar’a düzgün betonarme bir müftülük binası kazandırmıştı. Tutukluluğumuz süresince belirli aralıklarla görev gereği Cezaevine gelen müftümüz, diğer koğuşlarda görüşmelerini tamamladıktan sonra bizim koğuşa geldiğinde ona bol bol meyve ve hazır yiyeceklerimizden ikram eder, hepimizi kırıp geçiren fıkralarını dinlerdik. Bir, iki, üç; müftü efendi bizim koğuşta hiç dini konulara değinmiyor, bize hiçbir telkinde bulunmuyordu. Koğuşumuzu bir ziyaretinde müftü İlyas Cevahir Üçüncü’ye şaka yollu “müftü efendi, sen dini telkinde bulunmak göreviyle cezaevindeki kader kurbanlarıyla görüşüyorsun, diğer koğuşlarda ne konuştuğunu bilemiyorum, ama bizim koğuşta  dinî  konulara neden hiç girmiyorsun?” sorusunu yönelttiğimde, değerli müftümüz “arkadaşlar sizin dinî telkine ihtiyacınız mı var, siz zaten din konusunda fazlasıyla bilgi sahibisiniz, diğer tutuklularla sizi nasıl aynı kefeye koyabilirim?” yanıtını vererek bizi güldürüp, sergilediği zekâ  ve  gülmece yeteneğiyle hepimizin gönlünü bir kez daha kazanmıştı. (DEVAM EDECEK)