Av. POLAT SABUNCU


“DÜŞTÜM MAPUS DAMLARINA” – 3

A N I L A R I M - POLAT SABUNCU


(GEÇEN SAYIDAN DEVAM)

Cezaevine konulduğumuz ilk gece üç ayrı koğuşta bana ve arkadaşlarıma yöneltilen “organize linç girişimi”, bizimle ilgili İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’na suç ihbarında bulunan Hüseyin Yücel ve arkadaşlarının, bizi tutuklama istemiyle mahkemeye sevk eden C. Savcı yardımcısı Hayri Özçengel’in ve zamanın faşist cezaevi müdürü Giresunlu Ali Sami Şener’in (*) başında bulunduğu cezaevi yönetiminin bilgi ve katkısı olmaksızın düzenlenmiş olamazdı. Daha sonra öğrendiğimize göre, o gün cezaevinde, 12 Mart hükümetinin “genel af” çıkarmak istediği, “anarşistler”(!) yüzünden af kanununun Meclisten geri çekildiği yolunda gerçek dışı bir dedikodu bütün koğuşlarda kasıtlı olarak dillendirilmiş, akşam da Şebinkarahisar’daki “anarşistler”in(!) yani bizlerin cezaevine getirileceği bilgisi cezaevi koğuşlarında kasıtlı olarak yayılmış... 4. ve 5. koğuşlardaki linç girişiminden kurtularak iki koğuş arasındaki boşluğa sığınanlar uzun süre “imdat”, “can kurtaran yok mu?” diye bütün cezaevini ayağa kaldıracak şiddette feryat etmemize rağmen, cezaevi yönetiminden, sorumlu gardiyanlardan hiç karşılık görememiştik. O gece, iki koğuş  arasındaki boşlukta sabaha kadar beton üstünde uyuklayarak sabahladık.

Sabah siyasi tutuklu olarak biz yedi kişiyi,  boşaltılan 1. koğuşa alıp diğer tutuklu ve hükümlülerden ayırdılar. O gün şikâyetimiz üzerine yaralı arkadaşlarımız Devlet Hastanesine gönderilip raporları alındı. 1. Koğuşta kısa bir süre kaldıktan sonra bizi 1. koğuşun karşısındaki 8. koğuşa naklettiler. “Ülkücü Mustafa Kahraman’ı öldürmekten tutuklu Salih Çakır’ı da bizim yanımıza verdiler. Cezaevinin diğer koğuşlarında kapasite fazlalığı nedeniyle tutuklular üst üste yatarken biz Salih ile birliktesekizkişi,  8.koğuşta ranzalarımızda ayrı yataklarda yatabiliyorduk. Ülke genelinde devrimci gençlik ve ilerici kesimlere karşı girişilen yürek yakıcı olaylar karşısında Şebinkarahisar’da karşılaştığımız hukuk ve insanlık dışı işlemleri yadırgamıyordum. Gençlik ve bekârlığımın direnci  ve  rahatlığı içinde tutuklu koşullarda da mücadelemi sürdürmem gerektiğini düşünüyordum. Ben cezaevinde, o zaman Şebinkarahisar Orman İşletme Müdürlüğü avukatı olan ablam Gönül Sabuncu ile babam kitap ve gazeteler bayii Talat Sabuncu da dışarıda mücadeleyi aile boyu sürdürüyorduk. Benimle birlikte tutuklanan evli yabancı öğretmenlerin (İzzettin Durmuş ve Celal Ünlü) dışarıdaki eşlerinin çevre baskısından korunması, bizim haklarımızın çiğnenmesi ile ilgili yasal başvuruların yapılması konusunda ben cezaevinden, ablamla babam dışarıdan gerekli girişimlerimizi elimizden geldiğince yerine getiriyorduk. Ülkücü kesim tarafından, cezaevinde bizi ziyarete gelenlerin de izlenip aynı işlemle karşı karşıya kalacakları yalanı ilçede etkili biçimde yaygınlaştırılıyordu. Bunca baskıya karşın cezaevinde ziyaretçimiz hiç eksik olmuyordu. Birçok arkadaşımız ise korkudan ziyaretimize gelememişti.

Giresun Emniyet Müdürü Sami Altan tarafından hazırlanan soruşturma dosyamız, Şebinkarahisar C. Savcılığı’nın istemiyle mahkemece tutuklanmamızdan sonra İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’na gönderilmişti. Bu durumda, davamızın  İstanbu lSıkıyönetim Mahkemesi’nde görüleceği, tutuklu olarak İstanbul’a nakledileceğimiz olasılığı olduğundan İstanbul’da ablamla birlikte tanıyıp dost olduğumuz, sıkıyönetim mahkemelerinde ve basın davalarında solcuların avukatlığını  yapmakla ünlenen eski felsefe öğretmeni avukat Faik Muzaffer Amaç’a, İstanbul’daki olası yargılamamızda avukatlığımızı yapmak üzere noterden vekâletname düzenleyip gönderdik. Avukatımız, vekâletnamemizi alır almaz İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığına dosyamızı incelemek üzere başvurduğunda, 13.07.1971 gün ve Ad. Müş. 1971/2400 sayılı yazı ile dosyamızın sıkıyönetimin el koyduğu olaylarla ilgisi olmadığı görülerek “umumi hükümlere göre işlem yapılmak üzereŞebinkarahisar C. Savcılığı’na iade edildiği, kendisine yazılı olarak bildirilmiş. Yaşam boyu tanıdığım avukatlar arasında çok seçkin yeri olan Faik Muzaffer Amaç dostumuz, müvekkilleri olarak hepimize hitaben gönderdiği, Sıkıyönetim Komutanlığından aldığı 17.7.1971 tarihli yazıyı eklediği mektubunda, durumu bize ve ayrıca ablama bildirmişti. Avukatımızın bu yanıtı hepimizi sevince boğmuştu; tutuklu olarak Şebinkarahisar’dan İstanbul’a gitmek, orada bilmediğimiz bir ortamda cezaevinde kalmak ve nasıl şekilleneceği belirsiz bir dava ile yargılanmaktan kurtulmuştuk.İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı,dosyayı iade ederek, ihbar mektubunda dile getirişmiş olan “Şebinkarahisar’da silah ve cephane yığınağı yaptığımız”, “DEV-GENÇ’in Şebinkarahisar’da şubesini kurmaya çalıştığımız” ve “İstanbul’daki DEV-GENÇ militanları ile örgütsel ilişkide bulunduğumuz” iddialarını ciddiye almadığını göstermiş oluyordu.  Emniyet Müdürü tarafından yapılan sorgum, cezaevinde diğer sanıklarla yaptığım görüşmeler ve adliyeden gelen bilgilerle dosya içeriğini bildiğimden bu içerikteki bir dosya  ile sivil yargıda ceza almamızın mümkün olmadığını rahatlıkla kestirebiliyordum.İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nın, Şebinkarahisar’da tutuklanmamızdan 13 gün gibi kısa bir sonra, dosyayı sıkıyönetimin el koyduğu olaylarla ilişkili bulmayıp hemen mahalline iade etmesi olgusu, bu dosyayı orada inceleyen hukukçu askeri mahkeme yetkililerinin, dosyadaki anlatımları gülünç buldukları için, tüm sanıkları tutuklu bulunan dosyamızı ayrıntılı incelemeye gerek görmeden hemen mahalline iade ettiklerine yorulabilirdi. Bu durumda elde tek kanıt olarak, benim gençlere verip şehrin cadde ve sokaklarına astırdığım iddia edilen bildiri kalıyordu.

Şebinkarahisar C. Savcılığı’na iade edilen dosya ilk soruşturma yapılmak üzere Sorgu Yargıçlığı’na gönderildi. O tarihte Şebinkarahisar adliyesinde görevli yargıçlardan ikisi ablamın fakülteden sınıf arkadaşları idi. Bunlardan biri eşi doktor olarak sağlık ocağında çalışan Sorgu Yargıcı Özdemir Muslu, diğeri Asliye Ceza Mahkemesi yargıcı Vefa Kurttepeli idi. Her ikisi ile de ailece görüşüyorduk. O tarihte yürürlükte olan mevzuata göre ağır cezalık davalarda ilk soruşturma, sorgu yargıcı (mustantik) tarafından yapılıyordu. Sorgu yargıcının vereceği  “tutukluluğun kaldırılması” yani “tahliye” karalarının geçerli sayılabilmesi için asliye ceza mahkemesi yargıcı tarafından onaylanması zorunluluğu vardı. Dosyamız İstanbul’dan dönünce, aramıza neden katıldığını anlayamadığımız lisemizin matematik öğretmeni Celal Ünlü’nün 38 gün süren tutukluluğu7.8.1971 tarihinde kaldırıldı. İlk gece karşılaştığı linç girişimine tanık olduğum Celal arkadaşımızı sevinç içinde cezaevinden yolculadık. Sorgu yargıçlığı, dosyadaki tek somut delil olan İTÜ Öğrenci Birliği’nin benim tarafımdan diğer sanıklara verilip şehrin cadde ve sokaklarına astırıldığı iddia edilen bülteni, “komünizm propagandası” suçunu düzenleyen TCK.nun 142. maddesi ve diğer suçlar yönünden bilirkişi incelemesi yaptırılması için İstanbul C. Savcılığı’na göndermişti. Bu belgedeki  yazı metninin, “komünizm” ile ve onun propagandası ile hiçbir ilgisinin bulunmadığını görüp anlamak için hukukçu olmaya bile gerek yoktu; bu bildiride Şebinkarahisarlı sevgili Gökalp Eren kardeşimizin başkanlığındaki İTÜ Öğrenci Birliği, 12 Mart Muhtırası’nı “faşizm” olarak nitelendiriyor, şimdilerde aklı başında  herkesin kabul ettiği bir doğruyu, bir gerçeği dile getirmiş oluyordu. Hiçbir bilirkişi, bu metinde “komünizm propagandası” yapıldığı yolunda bir rapor düzenleyemezdi. Nitekim İstanbul C. Savcılığı’nın bilirkişi olarak görevlendirdiği,öğrencilik dönemimizdeki Ceza Usul Hukuku hocamız Prof. Dr. Nevzat Gürelli, bir buçuk sayfalık, ayrıntılı gerekçelerini göstererek inceleme konusu belge ve metinde “hiçbir suç unsuru bulunmadığı” saptamasıyla bilirkişi raporunu vermişti. Bu raporun Şebinkarahisar’a dönmesi, yanılmıyorsam Eylül 1971 ayı başlarını bulmuştur. O zaman Şebinkarahisar adliyesinde görevli savcı-yargıç kadrosu, dosyamızın Sıkıyönetimden geri çevrilmiş olmasından sonra bile biri avukat, ikisi lise öğretmeni, üçü lise öğrencisi sanıkların tutukluluklarını sürdürmüşler, suçluluğumuz konusundaki umutlarını bilirkişiye gönderdikleri belgeye bağlamışlardı. Dosyamız Sıkıyönetimden geri çevrildikten sonra, bilirkişi raporunun henüz dosyaya gelmediği günlerde belirli aralıklarla verdiğimiz tutukluluğumuzun kaldırılması dilekçelerimiz reddediliyor, Şebinkarahisar Cezaevi’nin 8. koğuşunda çileli günlerimizi saymaya devam ediyorduk. (DEVAM EDECEK)

(*) Cezaevi Müdürü Ali Sami Şener, daha sonra atandığı Kocaeli Cezaevi Müdürlüğü görevinde iken, zekâ özürlü bir tutukluyu “işkence ile öldürmek” suçundan hükümlü olarak cezaevinde yatarken ölmüş, kim bilir belki de öldürülmüştür.